PSİKOTERAPİNİN İŞLEYİŞ BİÇİMİ

Kabul: Terapi süresince hasta, terapist tarafından kabul edildiğini hissetmelidir. Bu duygu terapistin sözlü anlatımıyla değil, açık ve samimi tutumuyla oluşur. Analitik psikolojide tedavi yapan kişilerin de psikoterapi görmüş olması zorunludur. Böylece, kabul edilme ya da edilmeme arasındaki farkı kendi terapistleriyle yaşamış olarak başka insanların sorunlarına eğilirler. Tedaviye gelen kişiyle terapist arasındaki beraberliğin "sağlıklı" ve "hasta" ilişkisi olmadığını, kendi iç dünyasının derinliklerine inebilmiş ve bilinçdışıyla diyalogunu sürdürmekte olan bir kişiyle, bu yaşantıyı gerçekleştirmeye hazırlanan bir diğeri arasındaki işbirliği olduğunu öğrenirler. Bu içgörüyü kazanmış olmak, terapistin şişmesini ya da kendini üstün bulmasını engeller. Gizli kalmış yönleriyle yüzleşmenin sağlıklı utancını kendisinin de yaşamış olması, insan ruhunun karmaşıklığına saygı duymasına neden olur. Bir insan geçmişte geçirmiş olduğu olumsuz yaşantılardan çok, ufuklarını genişletemediği ve daha iyi bir insan olabilme yolunda gelişimini sürdüremediği için acı duyar. Bir başka deyişle, yazgısından kaçmaya çalıştığı için yeteneklerini ve gizil güçlerini kullanmamaktadır. Ne var ki, bir kez yazgısını tanıyıp, özümledikten ve ona etkin bir biçimde katılmayı kabul ettikten sonra daha zengin boyutlarıyla anlamlı bir yaşam sürdürebilir. Ancak bu, daha az acı çekeceği anlamına gelmez. İçinde yaşadığımız Batı kültürü zayıf yönlerimizden ötürü kendimizi suçlu hissetmemize neden olduğundan (ki, antropologlar bunun evrensel bir olgu olmadığını kanıtlamışlardır), terapist tarafından kabul edildiğini hissetmiş olması, hastanın yetersizliklerinden ötürü yaşadığı suçluluk duygularını hafifletir. Bu yaklaşım, örneğin bir insanın mastürbasyona ilişkin suçluluk duygularının yüzeysel bir biçimde hafifletilmesi gibi durumlardan çok, yetersizliğin olağan insanın kaçınılmaz bir niteliği olduğunun kabul edilmesini içerir. Böylece hasta, yetersizliğinin oluşturduğu suçluluğu, dinamik ve yaratıcı güçlere dönüştürebilme özgürlüğünü kazanır. İçsel Dünya ile İlişki Kurma: Başarıya yönelik Batı kültürü, dış dünyayı ve onun gerçeklerini vurgulama eğilimindedir. Bu durum, dış gerçeklik kadar önemli olan kendi gerçekliğimizi, yani iç dünyamızı görmemize engel olmuştur. Tedavi için başvuran insanların çoğu, dünyalarından kopmuş kişilerdir. Bundan ötürü, analitik terapinin en önemli amaçlarından biri, iç ve dış dünyalar arasındaki kopukluğun birleştirilmesidir. Bu amacı gerçekleştirmek için, terapist, sürekli, fakat esnek bir biçimde, hastayı içsel dünyasına yöneltmeye çalışır. Hasta, tanımadığı bu dünyasının gücünü anlayıncaya kadar bu konu işlenir. Bu aşamada tedavi, kişiyi dönüşü olmayan bir noktaya getirir. İnsan bir kez bilinç dışıyla ilişki durumuna geçtikten sonra, geriye dönüp onun varlığını yok sayamaz. Önceleri terapistle, sonradan yalnızkende, bilinçdışıyla ilişki sürdürme bir yaşam biçimine dönüşür. Bu durum, dolaylı olarak, insanın değer yargılarında önemli değişmelere neden olur. Transferans: Jung da başlangıçta Freud'un görüşünü paylaşarak, transferans olgusunun tedavinin sürdürülebilmesinde çok önemli bir etmen olduğuna inanmıştı. Ancak psişenin arketipsel boyutlarını giderek daha iyi tanıdıkça, transferansın tedavi süreci içindeki yerini önemsememeye başladı. Hatta bir dönemde, tedavinin transferans olmaksızın daha iyi yürüyebileceğinden bile söz etti. Ama daha sonraları, klinik verilerin yadsınamayacak gücü karşısında, transferans olgusunun ve onun psikolojik analizinin önemini yeniden kabul etmek zorunda kaldı. Analitik tedavide iki tür transferans söz konusudur: Kişisel ve arketipsel. Kişisel transferansta tedaviye gelen kişi, terapistin kişiliğinde kendi geçmiş ilişkilerini yeniden yaşar. Bu tür yansıtmalar oldukça kolay çözümlenir. Arketipsel yansıtmalar ise, çözümlenmesi güç ve bazen can sıkıcı sorunların ortaya çıkmasına neden olur. Terapist, bir kurtarıcı ve her şeyi bilen bir sihirbaz olarak algılanır. Bu durum, hastanın babasını bu biçimde algılamış olmasından değil, şimdiye kadar hiçbir kurtarıcıyla karşılaşmamış olmasından kaynaklanır. Gerçekte, böyle bir kurtarıcıyı hepimiz arketipsel bir biçimde ararız. Ne var ki, bu arayış arttıkça daha büyük güçlüklerle karşılaşırız. Olumsuz transferansta terapist, kişisel ve arketipsel düzeyde, düşman ya da şeytan olarak algılanır. Karşı-transferans: Terapistin hastada yansımasıdır. Kaçınılması gereken bir durum olmaktan çok, tedavi sürecince terapiste rehberlik eden bir olgudur. Çünkü, terapist kendi tepkilerini tedavi aracı olarak kullanabilir. Bu tepkiler ona tedavi sürecinin nasıl gelişmekte olduğu konusunda bilgi sağlar. Örneğin, eğer terapistin içinden hastasını hırpalamak geliyorsa, bir "sahip-tutsak" olgusunun yaşanmakta olduğunu fark eder. Bir başka deyişle, hastayla terapistin oluşturduğu etkinlik alanının içeriğini görebilir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Evlenemiyorum !

Yanlış Kişiye Aşık Olmak

Twitch in Asi Lideri Baş verir Dost Satmaz Jahrein Kimdir ?